Önyargı, bir kişi ya da olay hakkında henüz tanımadan, araştırmadan, dinlemeden hükme varmaktır. İlk bakışta hızlı karar almayı kolaylaştıran bir refleks gibi görünse de çoğu zaman gerçeği perdeleyen, mesafe oluşturan, ilişkileri örseleyen bir zihinsel bariyere dönüşür. İnsan, bilmediğini doldurmak ister; bazen korkuyla, bazen geçmişten gelen kalıplarla, bazen de toplumun aktardığı etiketlerle…
Hayatın içinde önyargı iki biçimde karşımıza çıkar: olumlu ve olumsuz.
Olumlu önyargı, çoğu zaman güven aşılayan, motivasyonu artıran bir enerji taşır. “Bu öğrenci LGS’yi kesin kazanır” demek, birine inanmak ve onu yüreklendirmektir. Ancak olumlu önyargı beklenti oluşturduğu için bazen baskıya da dönüşebilir. Bu yüzden olumlu önyargı bile dikkatli taşınmalıdır; o bir temenni, bir destek ifadesidir ama hakikatin kendisi değildir.
Olumsuz önyargı ise çoğu zaman toplumun görünmez zinciridir. Kara kedinin uğursuzluk getirdiğine dair inanış, nesiller boyu aktarılmış bir örnek olarak hâlâ yaşamaktadır. Fakat kedinin gözlerinin içine bakıp başını okşadığınızda, ona mama verdiğinizde aslında uğursuzlukla değil, sevgi ve şefkat bekleyen sessiz bir canlıyla karşılaşırsınız. O anda önyargı çatlar, ardından çözülür ve yerini gerçeğe bırakır.
En kritik nokta şudur: Biz başkalarına önyargıyla yaklaşırken, başkalarının da bize önyargıyla yaklaşabileceğini çoğu zaman aklımıza getirmeyiz. Yazı yazmayı seven bir insanın yalnızca yayımlanmış metni az diye reddedilmesi ya da tam tersi, beklenmedik bir anda yazarlık fırsatına erişmesi… Hayat, önyargı karşısında her zaman mutlak sonuçlar üretmez. Bazen bizi şaşırtır, bazen yanıldığımızı yüzümüze gösterir.
Önyargı çoğu zaman bilgi eksikliğinden doğar. Dinlemeden hüküm vermek, anlamadan etiketlemek, görmeden sonuç çıkarmak insanı en kestirme yoldan hataya sürükler. Tanımadığımız biri hakkında duyduğumuz tek cümle bile, zihnimizde karakter, niyet ve değer inşasına dönüşebiliyor. Oysa insan bir cümleye sığmaz; hayat, onun içinde yüzlerce sayfa, yüzlerce duygu ve onlarca sınav saklar.
Ve bazen önyargı yalnızca başkalarına değil, kişinin kendisine karşı da gelişir.
“Ben yapamam, ben başaramam.”
Bu iç ses, aslında dış dünyanın bir aynasıdır. Kişinin önce başkalarının önyargılarından, sonra kendi içindeki sınırlayıcı önyargıdan sıyrılması gerekir.
Sonuç olarak; eğer yaşamda adalet, fırsat eşitliği, saygı ve anlayış bekliyorsak, aynı adil bakışı başkalarına da yöneltmeyi bilmeliyiz. Önyargıyı kırmak bazen tek bir selamla, tek bir sohbetle, tek bir temasla mümkündür. Acele etmeyen, dinleyen, gören, anlamaya çalışan bir bakış; hem insanı hem ilişkiyi hem de hakikati doğru yere taşır.
Olumlu önyargı motive edebilir fakat gerçekliğin yerini tutamaz. Olumsuz önyargı ise gölgeleme ve dışlamadır. Gerçeğe ulaşmak ise nesnel bakış, sabır, dikkat ve adil yaklaşımı zorunlu kılar.
Unutmayalım:
Bakmak kolaydır, görmek ise emek ister.
Peki siz, önyargınızı kırdığınız son anı hatırlıyor musunuz?
Kırdığınızda hayat size ne öğretti?