Raydan Çıkan Bir Hikaye

Kapı sertçe çalındı. İçeri giren iki adamın ayakkabıları, salonun parkelerinde yabancı ve kaba bir yankı bıraktı.

Raydan Çıkan Bir Hikaye
Raydan Çıkan Bir Hikaye

Kapı sertçe çalındı. İçeri giren iki adamın ayakkabıları, salonun parkelerinde yabancı ve kaba bir yankı bıraktı. "Bu koltuk takımı eski model abi, kumaşı da yorgun," dedi zayıf olanı, elindeki anahtarla kolçağa vururken. Haklıydı, koltuk yorgundu; ben ondan daha yorgundum.

Oysa daha birkaç saat önce, o "serseri makinistin" peşinde Sakarya Caddesi’nde savruluyordum. Adımlarım plansız, rotasızdı. Ellerim cebimde, gece boyu kurduğum olasılık hesaplarının hiçbirine uymayan bir rayın üzerinde ilerliyordum. Tam o köşeyi döndüğümde, evren nefesini tuttu. Saniyeler, üzerine asit dökülmüş bir fotoğraf kâğıdı gibi ağır ağır erimeye başladı.

"Şu yemek masasına ne diyorsun? Çizikleri çok ama ahşabı fena değil." Spotçunun sesi, zihnimdeki rayların gıcırtısını kesti. Masaya baktım. Üzerinde ne çok şiir yazılmış, ne çok çay soğumuştu. "Ver gitsin," dedim fısıltıyla. "Zaten her şey çizik içinde."

Zihnim tekrar o sokağa, o kırılma anına fırladı.

Ceren oradaydı. Bir kafenin camı arkasında, dünyayı geri kalan her şeyden yalıtan o şeffaf fanusun içinde. Karşısındaki adamın yüzü, giydiği ceket, hepsi silik birer fondan ibaretti. Benim canımı asıl yakan, Ceren’in o cömertçe, o pervasızca etrafa saçtığı gülüşüydü. O gülüş ki; benim yanımdayken tasarruflu bir lamba gibi sadece ikimizi aydınlatacak kadar titrek yanardı; şimdi ise bir karnaval ateşi gibi o adamın yüzüne, ocağına, tüm varlığına savruluyordu. Kahkahası camın arkasından duyulmuyordu belki ama şiddeti havayı titretiyordu.

"Abi şu kanepenin yayları atmış, bunu nakliyeye sayarız ancak." Adam dizini kanepenin ortasına bastırıyordu. Az önce üzerine sığındığım, kaçıp saklanmak istediğim o son kale de teslim bayrağını çekmişti.

Tam o anda görmüştü beni Ceren. Gülüşü, bir plağın aniden çizilmesi gibi kesilmedi; aksine, o ivmeyle devam etti bir süre. Göz göze geldik. Bakışlarında ne bir suçluluk ne bir panik vardı; sadece uçsuz bucaksız bir "yabancılık." Sendelediğimi görmüş müydü? Görmüş olmalıydı. Çünkü o an, kaburgalarımın bittiği o üçgen boşluğa, bakırımsı paslı bir hançer saplanmakla kalmadı, içinde bir tur da döndürüldü. Çenem seğirdi. Görmemeliydi iş yerlerinin camları bu halimi. Ceren görmüştü, o yeterdi.

"Tamam abi, anlaştık o zaman. Başlıyoruz biz taşımaya."

Adamlar masayı kapıdan dışarı çıkarırken, sanki yıllardır uğraşıp girdiğim o Tümülüs’ün tavanı çöktü üzerime. Antik bir tapınak yıkıldı, piramitlerimin üzerine nükleer bombalar bırakıldı. Ev boşalıyor, boşaldıkça yankısı artıyordu. Duvarlardaki tablo izleri, giden eşyaların hayaletleri gibi asılı kalmıştı karşımda.

Gülüşünü perukla, elini yabancı erkeklerden sakındığı o "ayrıcalık hissi" sadece benim zihnimdeki bir yanlış kodlamaydı meğer. Kendimi özel sanmanın aptallığı, ruhumu bir zımpara gibi rendeliyordu.

Son parça olan kanepenin de kapıdan çıkışını izledim. Altından çıkan toz yumakları ve bir zamanlar Ceren’in cebinden düştüğünü hatırladığım o eski çakmak kalmıştı sadece betonun üzerinde. Boş odada yankılanan tek şey, bir şimendiferin acı çığlığıydı.

Artık ne bir evim vardı sığınılacak, ne de bir hikâyem anlatılacak. Sadece bu talihsiz ülkenin, soğuk şehrinin, iğreti semtinin, sevimsiz sokağında duran boş bir oda; ve vitrin camında kendine rastlayıp da söyleyeceklerini unutan o adamın donuk bakışı...

Yerdeki tozu ve o eski çakmağı, sanki az önce yıkılan bir uygarlığın son kalıntılarıymış gibi izledim bir süre. Spotçuların kamyon sesi sokakta uzaklaşırken, boş odanın yankısı daha da büyüdü. Boşluk, bazen en ağır eşyadan daha çok yer kaplıyordu evin içinde.

Eğilip o bakır renkli çakmağı aldım. Ceren’in parmak izleri çoktan uçup gitmişti üzerinden ama soğuk metali tenime değdiğinde, o kafedeki kahkahası tekrar patladı zihnimde. Bir zamanlar "özel" olduğuma dair kurduğum o muazzam kule, şimdi avucumun içindeki bu küçük, işlevsiz nesneye kadar küçülmüştü.

Cebime attım.Dışarı çıktım. Apartman boşluğunun rutubetli kokusu, Sakarya Caddesi’ndeki o parıltılı hıyanetin kokusundan daha dürüst geldi o an. Sokağa adım attığımda, hava kararmış, şehrin ışıkları birer birer yanmaya başlamıştı. Şehir, sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki benim içimdeki o kütüphane yanıp kül olmamış gibi akmaya devam ediyordu.

Yine ellerim cebimdeydi. Yine plansız, yine rotasız... Ama bu sefer o serseri makinistin peşinde değildim. Şimendifer çoktan gitmiş, katar dağılmış, raylar paslanmaya bırakılmıştı.

Kafenin önüne gelmeden bir önceki sokaktan saptım. Oraya tekrar bakacak cesaretim yoktu; çünkü orada göreceğim şey artık Ceren değil, kendi aptallığımın kristalleşmiş hali olacaktı. Kendimi, bu dünyanın çürüyen dokusunda bir istisna sanmanın bedeli, bu kimsesiz yürüyüşe mahkûm olmaktı.

Yürüdükçe Sakarya Caddesi’nin o gürültülü kalabalığı arkamda silikleşti. Bir üst sokağın loşluğunda durup çakmağı çıkardım. Çakmağın kapağını açtım, o tanıdık metalik ses boş sokakta yankılandı. Çaktım. Küçük, cılız bir alev parladı karanlığın ortasında. Kendi yüzümü, bir dükkân camındaki yansımamı değil de, sadece o anki çıplak gerçeği aydınlattı:

Ben, hikâyesini bitiremeden kitabını kaybetmiş bir yazardım artık.

Alevi söndürdüm. Karanlık geri geldi.

"Sen benim gülmediğime bakma Ceren," diye fısıldadım boşluğa. "Gülüşümü solduran sebepler meğer en çok güvendiğim limanlarda saklıymış."

Adımlarım beni nereye götüreceğini bilmeden, rotası tahminsiz o yeni tren yolunun hayali çizgileri üzerinde ilerlemeye devam ettim. Arkamda boş bir ev, masanın üzerinde bırakılmış üç kuruşluk bir hayat ve zihnimde hiç susmayan o kahkaha...

Öykü bitmemişti, evet. Ama artık anlatılacak bir tarafı da kalmamıştı. Sadece yürünüyordu.