Yağmurdan Önce

Gökyüzü, sanki devasa bir kül tablası üzerimize boşalmış gibi kirli, isli ve kararsız. Ha yağdı ha yağacak ama nazlanıyor; tıpkı hayatımdaki o bitmek bilmeyen ara duraklar gibi.

Yağmurdan Önce
Yağmurdan Önce

Gökyüzü, sanki devasa bir kül tablası üzerimize boşalmış gibi kirli, isli ve kararsız. Ha yağdı ha yağacak ama nazlanıyor; tıpkı hayatımdaki o bitmek bilmeyen ara duraklar gibi. Gri, bulanık, durgun... Güneşi bir daha görüp görmeyeceğimiz meçhul; sanki gökyüzüyle aramızda gizli bir anlaşma imzalanmış da "aydınlık" maddesi tek taraflı feshedilmiş.

Barınağa attım kendimi. İnsan sığınmak istiyor işte; bazen bir çatı altına, bazen bir sessizliğe. Nusret getirdi çayı. Pazarcılıktan emekli, ses telleri yıllarca "bedava" diye bağırmaktan nasır tutmuş. Benden on beş yaş büyük ama ruhu benden daha taze, daha hevesli. Yanıma yanaştı, o gür sesiyle barınağın bütün tozunu attırarak anlatmaya başladı.

"Ali abi, biliyor musun?" dedi, sanki kainatın sırrını verecekmiş gibi. "Bizim Gece var ya... O siyah köpek. Oturuyordum, sigaramı tüttürüyordum. Gitti o plastik su kabını aldı, getirdi tam ayağımın dibine koydu. Resmen konuştu abi, ’su ver’ dedi. İki oldu bu!"

Gülümsedim. "Bak ne güzel," dedim. Ama içimden geçenler başka, dilimden dökülenler başka. Nusret’in o saf heyecanına, o siyah köpeğin dürüst muhtaçlığına baktım; bir de kendi içimdeki o devasa, o ucu bucağı görünmeyen iyi niyet enkazına. Yine sustum. Yine haksızlığın o keskin kokusunu ciğerlerime çektim de "ayp olmasın" diye dışarı üflemedim. İncinmesinler diye içimdeki o cam kırıklarını ellerimle topladım, ellerim kanadı, "yok bir şey" dedim.

Ulan, dedim kendi kendime, benim iyi niyetime haciz gelmiş haberim yok. Kendi içimde kurduğum o küçük bankanın bütün kredilerini, geri ödemeyeceklerini bile bile bu insanlara dağıtmışım. Şimdi hepsi "temerrüde" düşmüş, bense hala yapılandırma bekliyorum. İnsanlara açtığım o sonsuz limitli krediler artık iptal. "Bundan sonra hesaplıyız," demem lazım. "Kartın son kullanma tarihi geçti, şifreniz bloke oldu," demem lazım. Ama yapamıyorum.

Nusret, yandaki masada bir kadına aynı hikayeyi bir daha anlatıyor; sanki Gece su kabını değil de, kayıp kıta Atlantis’in haritasını getirmiş gibi bağırıyor. Sesi gür, hayatı gür... Bense çayımın soğumasını seyrediyorum. İki yudum aldım, buz gibi. Hayat gibi, tam tadını alacakken araya giren o gri soğukluk gibi.

Garsona seslendim, "Nusret abi, taze bir çay daha be..." dedim. Kafamda kuruyorum ama; bir dahaki sefere "Hayır" dediğimde şaşıracaklar ya, o anı hayal ediyorum. "Ben derviş miyim ulan?" diyeceğim. "Evliya mıyım, her vurduğunuzda öteki yanağımı mı döneceğim?" Yine ahkam kesiyorlar, yine herkes kendi hayatının başrolünde, en haklı, en mağdur, en dürüst... Ben ise bir figüran bile değilim, sanki o masanın bir bacağıyım.

Hava hafiften çiselemeye başladı. O ince, insanı ıslatmayan ama iliklerine kadar üşüten yağmur... Masaların üzerindeki o tozlu hava şimdi çamura dönüyor. İnsanlar konuşuyor, sesler birbirine karışıyor. Hepsi haklı, evet. Ama ben de en az onlar kadar, hatta o gür sesli Nusret’ten daha fazla haklıyım. "Ben de buradayım," demek istedim. Sesim boğazımda bir kılçık gibi takıldı, yutkundum.

Gece geldi o sırada. Kuyruğunu sallıyor, o simsiyah tüyleri yağmurun altında parlıyor. Ayağımın dibine oturdu, gözlerini dikti gözlerime. Köpek işte, kredisi yok, hesabı yok, beklentisi sadece bir baş okşaması. Nusret’in anlattığı o kahraman, şimdi sessizce benim yalnızlığıma ortak oluyor.

Çayım geldi. Dumanı tütüyor bu sefer. Bir yudum aldım ve içimden o sesi tekrar duydum: "Evet, krediler iptal. Bundan sonra sadece nakit çalışıyoruz; ne kadar nezaket, o kadar eyvallah."
Belki yarın söylerim. Belki güneş açınca. Ama şimdilik, bu gri yağmurun altında, Gece’yle birlikte sessizliğin en asil halini oynuyoruz.